2 gün önce, salı günü Doğuş Grubu‘nun düzenlediği Yeni Medya Düzeni konferansındaydım. İstanbul Kongre Merkezi’nde (Lütfi Kırdar) gerçekleşen etkinlik, açıkçası beni ve diğer katılımcıları pek tatmin etmese de, yine de aldığım ilginç sayılabilecek notları ve konferans sonunda yaşadığım inanılmaz tecrübeyi paylaşmak istiyorum.
Konferans sabahı kayıtlarımızı yaptırdıktan ve yaka kartlarımızı aldıktan sonra içeri geçtik. Bir yandan FriendFeed‘i gözlüyordum, bir yandan da etkinliğin başlamasını bekliyordum. FriendFeed’de Işıl‘ın da orada olduğunu gördüm ve hemen iletişime geçip buluştuk, konferansı birlikte seyretmeye başladık.
Konferans Doğuş Yayın Grubu Genel Müdürü Cem Aydın’ın açılış konuşmasıyla başladı. Sonra, Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk’in konuşmasıyla devam etti. Şahenk, yeni teknolojilerin doğal ve hızlandırılmış bir öğrenim süreci yarattığından; yeni medya düzeninin beraberinde özgürleşme ve şeffaflaşma getirdiğinden bahsetti.
Wired Dergisi’nin kurucusu, long tail kavramının yaratıcısı Chris Anderson’ın konuşmasına geçildi. Chris Anderson’ın konusu, tablet pc’lerin hayatımızı nasıl değiştireceği ile ilgiliydi. “The Future of Media in The Tablet Age” adlı sunumuna başlayan Chris, açıkçası tablet pc’lerden çok tahmin edebileceğiniz gibi Ipad üzerine konuştu çoğunlukla. Katılımcılar, kendi aralarında Chris’in Ipad reklamı yaptığını düşünmediler ve konuşmadılar değil açıkçası
Itunes’un çok güçlü bir platform olduğundan bahsetti Chris. Ipad’i “Iphone, Kindle ve Cloud Computing” in toplamı olarak gördüğünü belirtti. Wired dergisinin 93 yılında geleneksel mecrada faaliyete başladığını; son 15 yıldır da web üzerinde yayında olduğunu söyledi. Özellikle dikkatimi çeken nokta ise; “dergiyi nete taşımadıklarını, yeni bir website yarattıklarını” söylemesi oldu. Bunun, bizim Türk medyasının altını kalın kırmızı kalemlerle çizmesi gereken bir nokta olduğunu düşünüyorum.
Wired dergisinin Ipad satışlarından, akabinde long tail kavramından bahsetti. Haziran’da Wired’ın 100.000 sattığından; daha sonraki aylarda 30 bin seyrinde düzenli olarak satışına devam ettiğinden bahsetti. Ipad’deki bir derginin, basılı dergilerin dağıtımından çok daha etkin ve maliyetsiz dağıtılabildiğinin (ve üretilebildiğinin) üzerinde durdu. Ve aynı zamanda tabii ki çok daha fazla insana ulaşabilmekten bahsetti. Wired’ın, Ipad’deki dergiler sıralamasında 1. sırada olduğunu söyledi. Ipad için hazırladıkları videoyu izletti ve video gerçekten harikaydı.
The New York Times Yönetim Kurulu Başkanı Arthur Sulzberger ise değişimin zorluğundan, yeni medyanın kendilerini nasıl etkilediğinden ve tabii ki The New York Times’tan bahsetti. 96′da internete girdiklerini, ilk zamanlarda sayfa gösterim sayılarının 100.000 olduğunu ve bugün bu sayının 16 milyon civarında olduğunu belirtti. Geleneksel medyanın kalelerinden birini temsil eden Arthur’a şakayla karışık The NY Times’ın bu düzene ayak uydurup uyduramayacağı soruldu. O da ortada CNN ve BBC gibi çok güçlü iki örneğin olduğunu, onların bunu başarabildiğini dile getirdi.
Daha sonra panele geçildi ve Levent Erden, Chris Anderson, Christian Hernandez’den oluşan üçlü; DYG yeni medya koordinatörü Yunus Halit Türe moderesinde sohbete başladılar. Açıkçası panel beni hiç tatmin etmedi. Dikkatimi çeken noktalar; Chris’in “uzun vadede TV’yi hatırlamayacağız” sözü ve araştırma sürecinin toplumsal hale gelmesinden bahsetmesi; Facebook Uluslararası İş Geliştirme Başkanı Hernandez’in Galatasaray’ın Facebook’taki en çok hayrana sahip spor kulübü olmasından bahsetmesi, Türkiye’nin bir Akdeniz ülkesi olmasından dolayı topluca muhabbet etmeleri, bir şeyler paylaşmayı, dolayısıyla Facebook’u sevmesinden bahsetmesi; Levent Erden’in sosyal medyanın “sosyal olmadığı” , bunun bir ekran arkadaşlığı olduğu üzerine yaptığı vurgu ve sansürle ilgili soruyu “o tren kaçtı” diyerek kestirip atması oldu.
Dışarıda sigara molasında Levent Erden’in yanına gidip sansür sorusuna neden cevap vermediğini sordum. O da birkaç gün sonra bakanlarla toplantısının olduğunu argo -bayağı bir argo
- bir dille bakanlarla bu konuyu konuşacağını, o konunun yerinin burası olmadığını söyledi.
Bu arada konferanstan önceki gün Levent Erden’i rüyamda görmüştüm. Bir reklam filminde genç bir çocukla oynuyordu. Genç çocuk yeni medyayı, Levent Erden de sansürü temsil ediyordu. Rüyamı anlattım ve tepkisi “üstünü iyi ört” oldu
Daha sonra Amerika’da The Young Turks adlı programıyla ortalığı birbirine katan Cenk Uygur, video konferans ile salona bağlandı. Youtube’un öneminden, programı yapmayı nasıl başardıklarından (internet üzerinden yayınlanan ilk canlı tv şovu) bahsetti. Türk asıllı olmasından dolayı oldukça gazlayıcı bir konseptte konuştu. Baba tarafından büyük dedesinin Osmanlı komutanlarından(?) olduğundan bahsetti. Anne tarafının soyadının “Yavaşça” olduğunu esprili bir dille anlattı. Büyük büyük dedesi, İstanbul’un fethi sırasında gemileri karadan yürüten ekipteymiş. Fatih Sultan Mehmet gelip “nasıl yürüteceğiz” diye sorunca, bu da “yavaşça” demiş ve soyadları öyle kalmış. (Tabii doğru anladıysam, İngilizce ile simultane çeviri birbirine giriyordu çoğu zaman.)
Bizans’ın Osmanlı donanmasını bir anda, aniden boğazda gördüğünden bahsetti. Konuyu burada genç Türkler’e bağladı ve “işte dünya da bizi bu şekilde, bir anda fark edecek” dedi. Alkışlar falan derken, salon iyice gazlandı bu arada.
Ve son olarak orada asıl bulunma nedenim; kitaplarını yıllardır elimden düşürmediğim, adeta idolüm olan ünlü pazarlama gurusu Seth Godin video konferansla bağlandı salona. Açıkça belirteyim, Seth Godin‘in konuşmasından hiç not alamadım. Pür dikkat dinliyordum ve bir şey kaçırmak istemiyordum. Öyle de oldu.

Seth, ilk olarak saatin kaç olduğunu sordu ve konuyu oradan zamanın önemine bağladı. 100 yıl önce olan makine devriminin şimdi teknoloji tarafından gerçekleştirildiğini; bunun temelinde yatan ana mevzunun “verimliliği artırmak” olduğundan bahsetti.
Şimdi hayatta olmayan Fransa’daki bir arkadaşının ekmek konusundaki inovasyonundan bahsetti. Aromalı ekmek (doğru anladıysam) yapan arkadaşı, o ana kadar kimsenin yapamadığını yapmıştı, kalıpları kırmış ve başarıya ulaşmıştı. Henry Ford da dahil birkaç örnek verdi ve örneklerinin temelinde yatan ortak şey şuydu:
“Eğer sisteme uyuyorsanız fark edilmezsiniz. Sıradan insanlar fark yaratamaz, farkı farklı insanlar yaratır.”
Hayat felsefemin “insan, normalin dışına çıkmazsa gelişemez” sözü üzerinden temellendiğini söyleyecek olursam; neden Seth Godin hayranı olduğumu sanırım siz de, ben de bu noktada daha iyi anlayabiliriz.
Seth, “mutlaka sizden daha ucuzunu yapan birileri çıkacaktır” diyerek; “bir şeyin daha ucuzunu yapmaya çalışmayın, ortaya tamamen yaratıcı bir şey çıkarın”a vurgu yaptı. Konuşmasının temeli de buydu aslında.
Daha sonra soru cevaplara geçildi. İlk başta kimse soru sormak istemedi, kimse el kaldırmadı ve salonda ufak bir “apışıp kalma” sendromu oldu. Daha sonra soru cevap moderatörü ntvmsnbc.com genel yayın yönetmeni Ahmet Yeşiltepe‘nin kıvrak çevirisiyle bir veya iki kişi soru sordu. Kanımca Seth Godin’i pek tatmin etmeyen, sıradan sorulardı. Daha sonra yine kimse soru sormak istemeyince el kaldırdım ve mikrofon bana geldi.
Hayatımda hiç bu kadar heyecanlandığımı hatırlamıyorum. Karşımda, dev ekranda Seth Godin beni dinliyordu ve ben bir daha belki de hayatım boyunca bulamayacağım bir fırsatla karşı karşıyaydım. Açıkçası el kaldırırken aklımda bir soru yoktu, o anda aklıma gelen ilk şeyi sordum.
“Birçok fikir arasından doğru olanın, yani hayata geçirilmesi gerekenin hangisi olduğuna nasıl karar veriyorsunuz? Sizi bu noktada tetikleyen şey ne? Örneğin yıllar önceki Squidoo adlı girişiminizde, Squidoo’yu yapmaya nasıl karar verdiniz? Fransa’daki arkadaşınızın ekmeğinin kokusunu Squidoo’dan nasıl aldınız? Kalbimin sesini dinledim demeyin; kalpsiz biri olduğunuzu farzedin.”
Bu soruyu tam olarak çeviremediler ve haklı olarak Seth Godin de soruyu anlamadığını söyledi. Sonra moderatör Ahmet Yeşiltepe, hemen başka bir soruya geçmek istedi ama Seth Godin onun sözünü keserek “soruyu anlayıp, cevap vermek istediğini” belirtti. Tekrar mikrofon bana geldi, sorumu çok çok basitleştirerek tekrar sordum. İlk sorumdaki parçalar da böylece kafasında birleşince ne sormak istediğimi anladı ve “Great question” diye başlayarak uzunca bir cevap verdi.
Müthiş gururlandım, müthiş etkilendim. Bu adamı neden sevdiğimi bir kez daha anladım.
Sorunun cevabını merak edenler olursa, inanın hatırlamıyorum
Heyecandan bambaşka yerlerdeydim o an. Ama hatırladığım kadarıyla o uzun cevabının temel noktası şuydu: “Yapın, sadece yapın.”
ps: AdresGezgini’nden Işıl Yılmaz’ın konferans ile ilgili notlarını da tavsiye ederim. Benimkinden çok daha detaylı.
Tagged as:
cenk uygur,
doğuş grubu,
long tail,
ntvmsnbc,
seth godin,
the young turks,
wired,
yeni medya düzeni